Hepimiz görünür olmak isteriz. Başarılarımızın, çabalarımızın, varlığımızın görünmesini isteriz elbette ama en çok da duygularımızın... "Nasıl yani?" diyebilirsiniz. Duygu dediğimiz şey zaten hissedilen bir şey değil mi?
Evet, öyle. Ama sorun tam da burada başlıyor. Çünkü herkes duyguları hissedebilir. Peki gerçekten hisleri görebilen kaç kişi vardır?
Bir insanın yüzündeki gülümsemeyi görmek kolaydır. O gülümsemenin arkasındaki kırgınlığı görmek ise emek ister.
Sessizliği duymak gerekir bazen. Kelimelerin arasındaki boşlukları okumak. "İyiyim" cümlesinin içinde saklanan yorgunluğu görebilmek. Belki de hayatımız boyunca en çok duyulmak değil, görülmek isteriz. Çünkü görülmek; anlaşılmanın ilk adımıdır.
Bizi biz yapan şeyler çoğu zaman görünmezdir. Anılarımız, özlemlerimiz, kayıplarımız, umutlarımız... Hepsi içimizde yaşar. Ve bazen o kadar büyürler ki kendilerine bir çıkış yolu ararlar.
İşte insanın üretme ihtiyacı biraz da buradan doğar. Kimi yazar, kimi resim yapar, kimi bir şarkı besteler, kimi de elleriyle bir şeyler üretir. Çünkü bazı duygular konuşulamaz. Ama şekil alabilir. Bir objeye dönüşebilir. Bir renkte yaşayabilir. Bir dokuda kendine yer bulabilir. Ve duygular görünür hale gelir.
Ben betonla çalışırken bunu sık sık düşünüyorum. Dışarıdan bakınca sert, soğuk ve ağır görünen bir malzeme... Ama doğru ellere geçtiğinde bir hikâyeyi taşıyabiliyor. Bir anıyı saklayabiliyor. Bir hissi görünür kılabiliyor.
Belki de bu yüzden üretmeyi seviyorum. Çünkü yaptığım her obje, bir duygunun görünür olma çabası gibi geliyor bana. Küçük bir saksı, bir mumluk ya da dekoratif bir obje...
Aslında sadece eşya değil. Birinin evine taşıdığı his. Kendine ayırdığı küçük bir köşe. "Ben de buradayım" deme şekli.
Sanırım hepimiz hayatın bir yerinde aynı şeyi söylüyoruz:
Beni duy.
Beni anla.
Ve en çok da...
Gör beni.
04.06.2026
Gülşah Oymak
Founder of the Betoniche