HEP DOĞRU OLMAK ZORUNDA MIYIZ?
“Doğru” dediğimiz şey gerçekten sabit bir şey mi? Yoksa zamanla, ortamla, hatta bulunduğumuz ruh haliyle şekil değiştiren bir kavram mı? Bu doğru bu yanlış diyoruz ya hani, peki kime göre neye göre bu doğru-yanlış kavramları?
Çocukken bize öğretilen doğrular vardı. Büyüdük, o toplumsal doğrulara yenileri eklendi. Sonra bir baktık; bazıları çöktü, bazıları yer değiştirdi. Çünkü doğrular çoğu zaman evrensel değil, bağlamsaldır. Birine göre doğru olan, diğerine göre gereksiz olabilir, doğru olmayabilir. Bir zamanlar “asla yapmam” dediğin bir şey, başka bir dönemde “iyi ki yapmışım” a dönüşebilir.
Peki o zaman…
Biz neden bu kadar sıkı tutunuyoruz “doğru olma” ihtiyacına?
Çünkü doğru olmak, kontrol hissi verir. Hata yapmamak, eleştirilmemek, kabul görmek… Ama bunun da bir bedeli var: Kendin olamamak.
Peki ya yanlışlar?
Yanlış dediğimiz şey çoğu zaman sadece denemedir. Denemek, yamulmak, tekrar denemek… Aslında hayat dediğimiz şey, kusursuz doğruların değil, küçük hataların üst üste binmesiyle oluşur. Peki bunun yaptığın işle, betonla ne alakası var dediğinizi duyar gibiyim. O zaman gelin anlatayım.
Beton deyince çoğu kişinin aklına sert, katı, değişmez bir şey gelir. Ama ben biliyorum… gerçek öyle değil. Beton aslında akışkandır. Döküldüğü kalıbın şeklini alır. Hatta bazen çatlar, bazen pürüzlü olur, bazen tam beklediğin gibi çıkmaz.
Ama işin en güzel tarafı şu: O kusurlar… onu karakterli yapar. Bir kalıba “mükemmel doğru” yu koyduğunuzu düşünün. Her ölçü tam, her oran kusursuz. Ama sonuç ruhsuz… Öte yandan, ufak bir hava kabarcığı, bir renk dalgalanması, ya da planlanmamış bir doku… İşte onlar parçayı “senin” yapar.
Belki de mesele şu: Hayat da aslında bir kalıp. Ve biz içine dökülen betonuz. Hep doğru olmak zorunda değiliz. Bazen taşmalıyız, bazen çatlamalıyız, bazen iz bırakmalıyız…
Çünkü en güçlü yapılar bile, içinde biraz kusur taşır ve en güzel işler, kusursuz olanlar değil, hikâyesi olanlardır.
Ve ben 45 yaşından sonra anladım ki; kusursuzluk değil, iz bırakmak istiyorum.